Almanya’daki Türklerin Yaşamı türk yaşamları almanya almanyada almancı almancılar
Almanya’daki Türklerin yaşamlarındaki ilk izlenimler.
Trenin kalkacağı, çalınan düdük sesleri ile yolculara duyuruluyordu. Yolcular trene binmeye çalışıyor, uğurlayanlar yüksek seslerle bizleri unutma, mektup yaz, her zaman durumunu bizlerle paylaş, kendine iyi bak, parana sahip çık nidaları ile uğurlamaya çalışıyordular.
Tren uzun, uzun, düdüğünü çalarak, yavaş, yavaş, kalkmaya hazırlanırken çığlıklar dehada yükseliyordu. Ağlamaların yanında, şimdiden memleket türküleri dalga, dalga gar’ın içerisinde yankılanıyordu.
Tren zorlukla kalkmış, İstanbul’u terk etmeye çalışıyordu. Trende oturacak yer kalmamış, salonlarda ayakta veya ellerindeki tahta valizlerin üzerine oturmuşlar, kaç gün süreceğini bilmediği yolculuğu ve gideceği Almanya’yı düşündükleri yüzlerinden okunmaktaydı.
Tren yavaş, yavaş kıvrılıp giderken pencerelerden görülenler, bana pek yabancı gelmiyordu. Benim gördüklerimi acaba kaç kişi daha görebiliyordu ki? Kaşı İlkokulu bitirmişti, Ortaokulu, liseyi okuyan var mıydı? Benim gördüklerim, gitmekte olduğum ülkede de yaşanmıştı. Hitlerin vagonlara doldurduğu “Nereye gittiklerini, akıbetlerinin ne olacağını bilmeyen” Yahudilerde, bizler gibi “Gamdan kederden de olsa” şarkılar söyleyerek karanlıklarda kaybolup gitmemişler miydi?
Almanlar, bizlerin kafamızdaki saçtan, ayağımızdaki tırnağımıza kadar bakıp, bilek güreşi yaparak ve hatta “Bir asker komutu gibi” külotunuzu da indirin dedikleri zaman, karşımızda duran Alman doktoru ve bayan hemşireyi görmemek için gözlerimi kapamıştım. Bilek güreşini birazda olsa anlamış olabilirimde, ağzımızdaki dişlerin durumu ve bu külot indirmenin Alman ekonomisinin yükseltilmesindeki rolünün gerekçesi nasıl izah edile bilinirdi ki? Bu yapılan insanlık dışı kontrolü, insanlığın bir ayıbı, yüz karası olarak algılamış, bir Hitler uygulaması olarak görmüştüm.
Burada benim sözüm, bizleri idare ettiklerini zannedenleredir. Satılık bir koyun, büyük baş hayvanlar gibi Alman pazarlarında satmaya çalışanlaradır.
Dün de, bu günde bizleri “Almancıları” bir insan olarak görmediler ve hala görmüyorlar. Onlardan birileri olduğumuzdan, acaba kendilerini “Bizleri kenara iterek” nasıl bir insan olarak görebilecek ve görüyorlar? Bu iki tarafın uygulamalarını tasvip etmiyor, bir insanlık ayıbı, insan haklarını hiçe sayma olarak gördüğümden, her iki tarafı da kınıyorum. Almanların insanlık ayıbını “insanlık kıyımı yapmasının üzerinden kaç sene geçmişti ki” daha unutamamış olabilirler. Bizim geçmiş tarihimizde, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun hepsi bir insan olarak kabul görmüşlerdi. Mevlana “ne olursan ol sen de gel” dememişimiydi? Şimdi bizler niçin mal satılır gibi satıldık ve niçin şimdilerde mal gibi görülüyoruz. Almanları istemeyerek de olsa, memleketinin ekonomisini şaha kaldırmak için, ağzında dişi dahi eksik olmayan, sağlam, sıhhati yerinde emekçi kazandırarak, memleketinin çıkar menfaatini düşünme açısından, yapması gerekeni yapmış olduğundan dolayı kutlarken, bizim tarafa yazacak bir kelime bulamıyor, yazıklar olsun diyorum. Türkiye hiç bir olumlu katkıda bulunmamasının yanında, iş ve işçi bulma kurumunun çevresinde sipere yatmış aracıların, kurum içerisinde at oynatmasına, yurt dışına gidecek olan garibanların işlemlerini onların yapmalarına, olanak sağlanmış, soygunculuğun türemesine yol açılmıştı.
Az da olsa dil sorununu çözecek, uyum sağlama, oralarda insanca yaşama katkı yapacak bilgilerin de verilebileceği kısa dönemli kurslar düzenleseydi veya karşı tarafa bu çalışmaların yaptırılmasını, “daha önce yaptığı antlaşma yoktu ise” yeni yapacağı antlaşmayla yaptırım altına alabilmiş olsaydı, bizlerde gurbet ellerine korkusuz, hiçbir endişeye kapılmadan, Anavatanımızdan gurbet ellerine Anadolu türküleri söyleyerek giderdik. Hiç olmasa yurt dışındaki konsolosluk ve çalışma ataşelerinin adresleri ve telefon numaralarını vermiş olsalardı. Dilini, dinini bilmediğimiz ülkede sorunlarımızı aktarabilecek yerleri bilmiş olurduk. Güneşi bol, karnı açta olsa aydınlık ülkemden, karanlıklar içerisinde nereye nasıl gidileceğinin bilinmezliğinin korkuları içerisinde gider olmazdım, olmazdık.
10-02-1969 da trenle Almanya’nın Krefeld şehrine geldiğimde her taraf bembeyaz karla kaplı bulmuştum. Krefeld, Duesseldorf’a yirmi kilometre, Hollanda sınırına otuz beş kilometre uzaklıkta, Almanya’nın kuzeyinde Ren nehrinin kenarında, Bir kenarında Bayer Fabrikası diğer kenarında Çelik Fabrikası, iki fabrika arasına serpilmiş kadife üreten fabrikalarıyla süslenmiş şirin mi, şirin 240 bin nüfuslu, yemyeşil bir yerleşim merkezi. Türk’ler, İstanbul’dan büyük fabrikalara bir senelik mukavele yaparak gelmiş ve hepside “Özel olarak yeni gelen işçiler için düzenlenmiş” yurtlarda kalıyorlardı. Hanımlar azınlıktaydı. Anadolu’nun kırsal bölgelerinden çeşitli sorunlar öne sürerek, belirli yerlerden küme, küme buralara gelip, Almanların bedensel yapmadığı işleri, para kazanma adına gözlerini kapayarak yapıyorlardı. Onlar için yaşam, keselerini doldurup, Türkiye’ye döndükten sonra başlayacaktı. Yurtta kalanların ortak düşünceleri hep aynıydı. Yaşamdan kopuk bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlardı.
Yurt yaşamına ayak uyduramadığımdan daha üç aylıkken eve çıkmıştım. Kaldığım evin bir başka odasında da bir Türk kalıyordu. O da orta ana doludan gelen bir vatandaşımızdı. Benden bir sene önce gelmiş olmasına rağmen, Almanca öğrenme ihtiyacı hissetmemişti. Yeterli parayı temin edince Türkiye’ye dönme hesabı yapıyordu. Benim gelişime çok sevinmiş, kendisini artık yalnız hissetmeyeceğini, konuşacak birilerini bulduğundan bahsediyordu. Bu anlatımlarıyla bir çatı altında oturdukları diğer ev halkıyla kaynaşamadığını, istemeyerek de olsa dile getirmeye çalışıyordu. Memleket yaşamından hiç konu açmıyor, övgü dolu kelimelerle Almanya’yı anlatıyordu. Akşamları çay içmeler kenara itilmiş, biralarla kendisini dinlendiriyordu. Bir akşam odasına girdiğimde elinde bira şişesi, küçücük radyosunun kısa dalgasından memleket türküleri dinlerken, yatağının üzerinde oturuyordu. Ayağa kalkmasıyla, hoş geldin hemşerim kelimesinin arkasından, bir bira içermişsin olmuştu. Bir müddet günlük yaşantılardan bahsettikten sonra, arkadaş sen şöyle otur da ben bir namaz kılayım dediğinde, bu namaz nasıl olabilir diye şaşırmıştım, o artık namaza başlamıştı, benim yapacağım bir şey kalmamıştı. Namazdan sonra sorduğum soruya aldığım cevap çok daha ilginçti. Bira içtikten sonra namaz kılınır mı? Diye sorduğumda aldığım cevap “Arkadaş; Almanlar birayı su yerine içiyor bunda olmayacak ne olabilir?” dediğinde, onu da haklı buluyordum. Geldiğimiz ülkenin her ayrı köşesinde ayrı bir yaşam vardı. 7 iklim bölgesine ayrılmıştı. Her bölgenin yazı kışı, dili, düşüncesi ayrı, değişik toplumlardan oluşan, bir mozaiği oluşturuyordu. 1960’larda, Birayı kim nerede görmüş olabilirdi ki, Biz Müslümanlara rakı, şarap içmek günah dememişler miydi? Bizim yörelerde, köylerimizde birayı görmemiştik ki. Yörelere göre, Biri bal baklava yiyebiliyor, diğeri tuz biber ekmeği zor bulabiliyordu. Burada yapılan hata, bu arkadaşın değildi. İnsanca yaşam veremeyen, insanca yaşamı yaşatsınlar diye seçtiğimiz, yalınız kendilerini düşünen siyasilerimizin suçu olarak görüyorum.
Krefeld şehrinde bir Türk kahvehanesi vardı. 1960’ların başlarında gelip, sonradan bir Alman bayanla evlendikten sonra, onun üzerine açtığı bir kahvehaneydi. Burası Türkiye’dekilere benzemiyordu. Burada çay ve kahvenin yanında, içilebilecek bütün alkollü içkiler de vardı. Bir Alman birahanesinden farkı yoktu. Bir köşede de masalarda kâğıt oyunları oynanıyordu. Buraya gelen Türklere serbest çalışma müsaadesi verilmiyordu. Türkler yalınız, Almanların istedikleri yerlerde çalıştırılmak için getirtilmiş, yardımcı iş güçleriydi. Onlara üretim hakkı tanınmamış, Türkiye tarafından da bu haksızlığın oluşmaması yönünde girişimde bulunulmamıştı. Bir başka değişle Türk yöneticiler “bizlere Mark’ları göndersinler de, kendileri nerede ne yaparlarsa yapsınlar” düşüncesiyle bizlere bakış açılarını gösteriyorlardı. Yine Almanın üzerine açılmış başka bir Türk vatandaşımızın küçük bir de bakkal dükkânı vardı. Bu dükkânda uçak biletleri de temin edilmekteydi. Alış veriş merkezine gelen Türklerin buluşma yerleriydi. Bir de meşhur birleşme yeri olarak “Bahnof “ tren istasyonumuz vardı. Gazete okurlar buradan gazetelerini alır, devamlı karşılaştığı arkadaşıyla istasyon içindeki birahanede kahvelerini içerek sohbet edip, Türkiye’den uçakla gelen bir önceki günün gazete haberlerini okumak için geri yurtlarına koşarlardı. Yalınız pazar günleri Türk filmi gösterimi yapan iki sinema bulunmaktaydı. Buraya gelenler film izlemekten çok, memleket hasretini gidermek ve döktüğü gözyaşlarıyla da kendisini dinlendirmiş oluyordu. Film başladıktan sonra ‘grip olmuş gibi’ burundan alınan nefeslerin sesleri yükselir, yavaş, yavaş da ağıtlar başlardı. Sinemada film izlerken gördükleri gözlerin önünden yavaş, yavaş kaybolur, o görüntülerin yerlerini yurtta bıraktığımız yârimiz, çocuklarımız, anamız, babamız, kardeş ve bacılarımız gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçerken, burundan solumamak, gözyaşların durdurulması mümkün olmuyordu.
Genel olarak Türklerin yaşamına baktığımızda, yalınız çalışmak, çalışmak olarak göze batmaktadır. Sosyal yaşam olarak bir olanak da yoktu, sosyal yaşamayı arzu eden de yoktu. Karanlık bir yoldan, el yordamıyla yürümeye çalışılıyordu. Türk işçilerin kendi aralarında dayanışmada yoktu. Kimin ne sorunu varsa kendisi çözmeliydi. Sorunların da ne olduğunu zaten bilmiyorlardı. % 80-90’nı Türkiye’de de iş yaşamı görmemişti. Sorun olarak “Herkesi de ilgilendiren” ev bulma sorununu yanında, bir de yine bariz olarak gözüken “Doktorların sorduklarına cevap verebilme sorunu vardı. Dil bilenlerin sayısının az olması, bilenlerinde zamanlarının kısıtlı oluşu, doktora gitmeyi dahi zorlaştırıyordu. Dil bilip de boşta gezenlerin kafasında da sömürü düşüncesi yatıyordu. Alman şehir idaresi de burada yaşayan ve çalışan gurbetçileri görmezlikten geliyor, uyum çabası içine girme, akıllarına bile gelmiyordu. Avrupa’nın bir diğer ülkesi olan İsveç, çalışmaya gelen yabancılara 160 saat dil öğrenme olanağını verdikten sonra, iş başı yaptırmakta iken, kendilerini insan hakları koruyucusu olarak gösteren Almamanlar, kendi aralarında yaşayan, kendilerinin yapmadıkları işleri yapan insanları göremezlikten gelmelerine bir anlam veremiyordum. Onlara da istemeyerekte olsa hak vermiyor değildim. Bu toplum daha 20-30 sene önceleri kendilerinden olmayan bir azınlık sınıfı ortadan kaldırmamışımıydı. Geçmişini unutmuş gözükmeye, kınamaya çalışır olması da, aralarındaki Türk toplumunu kabullenmesine yetmiyordu.
Çalıştığım işyerinde tanıştığım, bir inşaat ustası Almanın, kendisine ait üç katlı evinde boş bulunan iki odadan oluşan küçük bir yeri vermesiyle, Türkiye’deki ailemi getirebilme olanağına kavuşmuştum. Almanya’daki yalnızlığım bir buçuk sene sürmüştü. Artık eşim ve küçücük kızımla beraber gurbet ellerinde bütünleşmiş, yaşam gücü yükselmiş, ayrılıktan kurtulmuştum. Kaldığımız evde tek Türk ailesi olmamız, yaşamımızı olumsuz olarak etkiliyordu. Daha çok Türkiye’den yeni gelen ailemi etkiliyordu. Ben sabah 7,00 de aldığım işi, mesai ye kalmadığımda 15,45 de, mesai ye kaldığımda 18,00 de paydos ediyordum. Dil bilmemesi ve şehri tanımamasının yanında bir buçuk yaşında bir çocukla bir yerlere çıkamaması onu burada daha fazla yalnızlığa itiyordu.
İlk tanıştığımız aile Samsundan gelen bir aileydi. Ayrı yörelerden gelmiş, iki ailenin yaşamları da çok ayrıydı. Konuşmaları, yaşam şekilleri, yemeklerinin damak tatları da ayrı olmasına rağmen, her ikimizin de Türkiye’den gelmiş olmamız, bizleri birbirimize bağlıyordu. Artık yalınız değildik. Onların sayesinde bir başkalarını da tanımış olduk. Daha ailem geleli bir ay olmamıştı. Bir gün alış veriş merkezinde dolaşırken, bir an eşim yanımdan yok olmuştu. Geri dönerek eşimi geride bir tanımadığım insanla konuştuğunu görünce, şaşırmış, dona kalmıştım. Kim olabilirdi ki. Eşim yeni gelmiş, tanıdığı bir kaç aile vardı. Konuştuğu kişi onlara benzemiyordu. Kim olabilirdi? Yaklaştığımda, eşim sanki uçacaktı. Halil, Halil Turhan ağabeyimde buradaymış, sen bilmiyor muydun? Derken, seviniyor muydu? Yoksa ağlıyor muydu? Yerinde duramıyordu. O da yeni gelmiş, bir tekstil fabrikasın da çalışıyormuş. Benim de uzaktan akrabam oluyordu. Fakat bu güne kadar karşılaşmamıştık. Biz konuşacak, sorunlarımızı paylaşacak aileler ararken akrabamızla buluşmuştuk. O da aynı amaçlarla gurbet yollarına düşmüş, ailesinden kopmuş, yarınlarına değişik gözlüklerden bakabilmenin hayalleri içerisinde, aynı mücadeleyi veriyordu.
Buralara niçin geldiğimizi, doğup büyüdüğümüz, dilini, dini inançlarını bildiğimiz o güzelim toplumu, denizleriyle, akarsularıyla, yurdun her tarafına serpilmiş gölleriyle süslenmiş, yer altı kaynaklarına daha el atılmamış o yöreleri niçin bırakarak, dilini, dini inançlarını, yaşamlarını bilmediğimiz insanların içerisine niçin geldiğimizi sorgulamıyor değildik. Buralara gelmekle, ikinci dünya savaşından sonra Amerikan marşal yardımlarının halklarının yararına ne şekilde dönüştürdüklerini, kimlerin halklarının yanında, kimlerinde kendi saltanatlarının yaşamı doğrultusunda olduklarını görüp yaşamış oluyorduk. Almanlar elde edilen marşal yardımlarıyla fabrika yapan fabrikalar kurarak, halkını üretkenliye yönlendirmişlerdi. Bizim yöneticilerde halkın gözünü boyayarak, güzellikleri seçme yeteneklerini ellerinden almış, karanlık bir eğitim sistemi içerisine itmişlerdi. Bir ülke üretkenliğin artışı yönünde, diğer bir ülkede halkını tüketime, dışa bağımlılığa yönlendiriyordu. Bizler her iki ülke içerisinde yaşadığımızdan, ak la karanın bir birine ne kadar ters renkler olduğunu görüp, yaşıyorduk.
İşçilerin küçük bir kesimi ve Talebeler bu iş göçünün ortaya çıkardığı sorunlarla savaşırken, Almanya’da yaşayan diğer büyük kesim ne yapıyor? Onlar bu günkü ve gelecekteki günlerde çıkabilecek sorunlara nasıl bakıyorlardı?
İşçi göçünün hız kesmesi, aile birleşiminin hızlanmasıyla yurtlar yavaş, yavaş boşanmaya başlamıştı. Bu çoğunluğun görülürde tek sorunu vardı. O da ucuz kiralık ev bulabilmekti. Evini bulup da ailesini yanlarına getirenlerin sorunu bitmişti. İşi her zaman bulmak kolaydı. Nerede daha fazla para alabiliyorsa orada işbaşı yapıyordu. Onlar nasıl olsa Türkiye’ye dönecektiler. Olar için işyerinin sağlıklı çalışılabilirlik durumu ilgilendirmiyordu. Sosyal kayıplarının onlar için önemi yoktu. Bir ikinci emeklilik “İş yeri emekliliği” olduğunu nereden bilecekti ki. Büyük bir kesimin yolu kahvehanelerden geçmekteydi. Onlar için, İşçi sorunlarıyla uğraşanlar” para almadan iş yapan” komünistlerdi. Tercüme yapılacak işleri olduğunda, doktora gideceklerinde derneğe bir yabancı ülke vatandaşı gibi gelinir, göz göze gelmemeye çalışılarak sorunlar dile getirilirdi. Kahvehanelerde dağıtılan, sorunlarla ilgili bildiriler çok kişiler tarafından alınmazdı. Bazı zamanlarda bildirilerle içeriye girildiğinde bir köşeden, yine komünistler geldiler diye sesler çıkartarak, havayı bulandırmaya çalışırlardı.
Türk işçilerinin dil bilememeleri, yasalardan habersiz, toplumsal yaşam mücadelesi vermeyenlerin bazı kesimin işlerine yaramıyor değildi. Geçimlerini Türk toplumunun uyumuşluğu üzerine kuran “açıkgözler” bir bilenler de türüyordu. Alınları terlemeyenler, elleri nasır tutmayanlar, asıl işinin yanında ek işlerde de çalışarak, Türkiye’ye geri dönme süresini kısaltmaya çalışan eli nasırlı emekçileri tokatlamaların yollarını arıyorlardı. Sene sonu vergi iadelerinin hesaplanmasında, geri ödemelerin hesaplarını yaparken, gelecek paraların rakamları aşağıya çekip, peşin ödemeler yaparak, geri ödemeleri kendi hesaplarına getirtiyorlardı. % 10 gibi paralar karşılığına vergi iade formları doldurarak, köşe dönmelerini hızlandırıyorlardı. Bizlerde derneklerde 20-30 DM’ ye formları doldurtup, talebelerin gurbet ellerinde kimselere muhtaç olmadan öğrenimlerini yapabilmelerine katkı olmasını sağlamaya çalışıyorduk. Form doldurma parasını az öderlerse, vergi iadeleri de az geleceği düşüncesini taşıyan vatandaşlarımız, soygundan habersiz, hayatlarından memnunlardı. Gerçek soygunlar iş yerlerinde çalışan tercümanlar, personel bürolarında çalışanlar çok daha iyi vurgun vurulan yerlerdi. 1975’lerden sonra ekonominin ibresinin aşağıya doğru dönmesi, bu vurguncuların ekmeklerine de yağ sürüyordu. 6000 çalışanın 800 tanesinin Türk işçisinin olduğu, çalıştığım fabrikanın personel çalışanı Türk bayanı da, aynı gerekçeyle başka bir yere sürülmesi, yaşanan bir gerçekti. Bir gün kahve hanede otururken aynı fabrikada çalışan bir vatandaşımın bana, Halil sen sendikayla iç içesiniz, bana paralı çıkış almamda yardımcı olursan 1000 DM. nin yanında Türkiye’de Hollanda ineklerim var. Birde onların dişi buzağılarından da bir tane vereyim dediğinde donakalmıştım. Bu konu üzerine bir kelime dahi duymak istemiyorum. Israr edersen yoluna taş koyarım dedim ve kahvehaneden çıkarak oradan uzaklaşmıştım. Bir paralı çıkışın bedeli bu olursa, yüzlerce paralı çıkışların yanında girenleri de düşünürsek, Türkler üzerinden çıkarcıların vurgunlarının boyutlarını hesaplaya biliriz.
Bu vurgunlar Alman makamlarında da boy gösteriyordu. Yaşadığım Krefeld şehri yabancılar dairesinin çalışanlarını vurgunculuğun içerisine çekilebilme başarısına kadar götürülmüştü. Bir Türk vatandaşımızın istemlerini gerçekleştirebilmek için ailesinin altın bileziklerini verdirmeye kadar götürülmüştü. Bu olay Alman televizyonunu günlerce meşgul etmişti. Çalışanların tamamı geri plana alınarak, sorunun tekrar yaşanmamasının önlemlerini almışlardı. Frankfurt şehrinde de Alman polisinin de karışmış olduğu “araba ehliyeti alamayan” Türklerinde bulunduğu bir şebeke yakalanmıştı. Bunlar ortaya çıkartılanlar soygun türleridir. Bunlar görsel ve yazılı basın da günlerce işlenen haberlerdi.
Türkler yavaş, yavaş kıpırdamaya başlamış, küçükte olsa kendi iş yerlerini açmaya başlamıştı. Gastronomiye, exbort, bakkal dükkânlarına yönelmişti. Yalınız kendileri serbest çalışma müsaadesi alamadıklarından, Almanların isimleri üzerine açıyorlardı. İşte burada da Almanlara yine sömürü fırsata doğuyordu. Belirli bir para almalarının yanında, iş yeri onlara aitmiş gibi istediklerini de alabiliyordu. Almanlar çalışmadan geçim kaynaklarını bulmuşlar, ellerini sıcak sudan, soğuk suya sokmadan geçimlerini sürdürüyordu. Bu iş için seçilen Almanlar genellikle birahane müdavimleriydi. Bilakis bu müdavimlerin başında hanımlar geliyordu. Bu bayanlarda, bizim Türklerin ilgi odağını oluşturuyordu. İçilen biraların parası bizimkilerin tekelerine yazılırdı. Yurdunda bıraktıkları eşine, çocuklarına bir kuruş göndermeyenler, buradaki harcanan paralar vatandaşın övünç kaynağı olurdu.
Almanya’da birinci jenerasyonun birleştiği bir ortak nokta daha vardı. Alışveriş yerlerinde ev için lazım olan mobilyadan, beyaz eşyaya, diğer bütün gereksimler bizlere pahalı geliyordu. Bizler Türkiye’ye dönüşü düşündüğümüzden “Haftada iki defa parasız evlere dağıtılan şehir gazetesinde çıkan ilanlardan, evde kullanılan eşyaların sokaklara göre atılım ilanlarını takip ederek” sokak, sokak dolaşarak, mobilyadan, beyaz eşyaya kadar ihtiyaç hissedilen eşyalar toplanılırdı. Arabaların çalışabilenlerin en ucuzları bizler için en iyileriydi. Kontağı çevirince çalışması bizlere yetiyordu. İşte bu düşünce hepimizin ortak yönü ve düşüncesiydi. Yolda kalınca çekilmesi, iki güne bir tamire gitmesi, bizler için olağan işler içine giriyordu. Arabaların tamirinden anlamamak tamircilerin ekmeğine yağ sürmek oluyordu. Bu davranışlarımız da, bir başkalarına ekmek kapısı açmış oluyordu. Türkiye’de bir araba görmüş, birkaç günde olsa bir araba tamir atölyesinde çalışmış olanlar, kendilerini araba tamircisi olarak çok rahat kabul ettirebilmekteydi.
İlk arabamı daha ikinci senemde almıştım. Türkiye’de araba sürmemenin yanında bir arabaya dahi binmemiştim. İlk aldığım araba, frene basınca sağ tarafa kaçıyordu. Küçük tamirhanelerde birkaç defa 40-50 DM. vererek tamir ettirmeye çalışmam, sorunu çözmemişti. Arabamı ana acentesine götürerek sorunu anlattığımda, arabayı kaldıran beyaz giysiler giymiş usta, tamiratın 150-175 DM. arası olabilir dediğinde, ben derhal kabul etmiştim. Bir o kadarını ben bu güne kadar zaten ödemiştim. Araba akşamüstü alınacaktı. İş dönüşü arabayı almaya gittiğimde, arabanın tamirinin bittiğini, paranın kasaya ödenmesinden sonra teslim alabileceğim söylenmişti. Kasaya tamir parasını sorduğumda, aldığım cevapta söylenen rakamın beynime kadar ulaştığını hissediyor, geri dönüşüm yapmadığından, söylenen rakamı anlamamıştım. Birkaç defa sormama rağmen söylenen rakamı telaffuz edemiyordum. Lütfen söylediğiniz rakamı yazarmışsınız dediğimde. Yazılan rakamı görünce niçin allamadığımın gerçeği anlaşılmıştı. Ben büyük bir şoke olmuşum. Ödenecek para 528 DM’ dı. Bu para benim bir aylık kazancıma çok yakın bir paraydı. Yaptığım mesailerle 700 DM’ kın biraz üzerinde bir para kazanıyordum.
Yaşanan sorunlar diğer sorunların üzerini açıyordu. Almanya’daki konumumuzu daha iyi görmemizi de sağlıyordu. Bana 150-175 DM. demişlerdi. Benim üzerimde de 300 DM. vardı. Paranın üzerini bir diğer arkadaştan temin edebilmek için pasaportum, ehliyetim sizde kalsın da arabayla parayı alıp getireyim dediğimde, olamaz cevabını alınca ne yapacağımı şaşırmıştım. O zaman, benimle bir kişi gelsin de beraber parayı getirelim önerisinde bulunduğumda, önerim kabul görünce, arkadaşa giderek ondan aldığım parayla arabamı teslim alabilmiştim. Bu yaşanan üzücü, üzücü olduğu kadarda büyük bir insanlık ayıbı olan olayı, ertesi gün Alman arkadaşa anlattığımda, Türklerin Almanya’daki ayrımcılığının bilinmeyen bazı yönlerinin de üzerini açmış oldu. Almanlara uygulanan kurallar bizler için geçerli olmadığını yaşamış oluyordum. Almanlar için verilen tahmini tamir ücreti gibi, bana da alt ve üst sınırlar belirlenerek verilmişti. Almanlara bu rakamların üzerine çıkma zarureti doğduğunda telefon edilerek durumdan haberdar etmek bir kuralmış. Edilmediği durumlarda Almanlar beş kuruş fazla vermezlermiş. Bu kural “yabancıların bilmemesinden yararlanarak” geçerli olmadığı görülmüştü. Bir ikincisi, Alman bankalarının da müşterilerine iki pencereden baktığını da öğrenmiş oluyordum. Almanlara belirli bir limite kadar bankalarında parası olmasa da para çekebilme imkânı tanırken, bu imkân “İş yerlerinden paralarımız düzgün bir şekilde her ayın belirli günlerinde bankalardaki hesabımıza gelmesine rağmen” yabancılara reva görülmediğini de öğrenmiş oluyordum.
Bu ve buna benzer olumsuzluklar, horlanmalar, dışlanmalar bana bir soruyu durmadan sorduruyordu. İnsan nedir? Nasıl olunur? İnsanlığın olmasa olmazları nelerdir? Kendimi bu sorulara cevap bulmaya zorluyordum. Bu sorulara cevap bulmanın yolu da, kuvvetli ve inançlılıktan geçtiğini düşünüyordum. Bu güne kadar bilmediğimiz sorunlarımızın birçoğunu kendimizin çözebileceğimize inanıyordum. İnsan isterse “el, göz ve beyini bir uyum içerisine çekebilmesi durumunda” yapamayacağı çok az bir iş kalır diye düşünüyordum. Bundan sonra arabamı tamir için “İnsanların renklerine göre kuralları uygulayanlara teslim etmeyip arabamın sorunuyla kendim ilgileneceğim diye” ilk kararımı vermiştim. Bu almış olduğum karar, zaman içerisinde zorlamadan hedefe ulaşmamı sağlamıştı. Elimde bulundurduğum her arabanın tamir kitabını alıp üzerinde çalışmalar yaparak, arabanın motorunu açmadan, iki aynı model çalışmayan arabayı 300 Dm. alıp, bir çalışan araba yaparak Türkiye’ye izine gidebilme durumuna kadar gelmiştim. Bu düşünceden hareketle, insanlığın önüne konan ve konacak engelleri de aşabileceğimize inanmaktayım.
Toplumsal sorunlarda yukarda belirttiğim gibi inançlılığı ve bütünleşmeyi sağladığımız zaman çözüle bilinir olduğunu düşünmekteydim. Bu tabi ki çok zor olan bir beklentiydi. 80 askeri diktatörlüyü Türkiye’deki sol kesimi yok etmek için, elinden gelen gayretle gösterip, ortadan kaldırmaya çalışırken, Türk sağcılarına ve İslam kesiminin çoğalmasına ve çeşitlenmesine imkânlar sağlama çabaları içerisindeydiler. Almanya’da Türk toplumumuz gittikçe bir birinden kopuyor. Kendilerine göre renklere bürünüyorlardı. Solcular, sağcılar, camiciler ve hatta kahvehaneciler diye bölündükçe bölünüyorlardı, bölünenlerde kendi aralarında bölünmelere gidiyorlardı. Krefeld’de 80’li yıllarda 5-6 cami vardı onların cemaatleri sanki ayrı dinlerden geliyorlardı. Bir caminin mensubu diğer caminin önünden geçmezdi. Zaman içerisinde bu ayrışmalar, dini inanışlarını yerine getirme düşüncesinde olan saf duyulu vatandaşları bir mengenede sıkar gibi sıkmaya başlayarak, Holdingler ve Deniz feneri dernekleri ile bir sömürü dönemi başlatılmış oldu. Türkiye’ye döneceğim diye makarna peynirle yaşamını sürdürerek yapmış olduğu birikimler, holding ve Deniz Feneri kanalıyla karanlık ellere akıp gitmiştir. Bu konuda daha geniş bildirimler “Yeşil sermaye” başlık altında bulabilirsiniz.
Dünyada ne kadar solculuk olduğunu, Almanya’ya gelince öğrenmiştim. Sanki düşman kardeş gibiydiler. Bir birine selam dahi vermiyorlardı. Yalınız sağ kesim bir bütün gibi gözüküyordu. Bu siyasi ve dini düşüncelilerin dışında kalan kahvehanecilerin dünyayla ilişkisi olmayan, kendilerini rüzgârın esiş yönüne göre yönlendirenlerdi. Onlar “sorunlar da neymiş, ben Alman mı olacağım” demekle yetinenlerdi.
Almanya’da yaşanan bu olumsuz yaşamımıza kendilerimiz inde katkıları çok büyüktü. Nerede olumsuz işler ortaya çıksa, altında bizlerden birileri de çıkıyordu. Yakalanan esrar, eroin olayların altından çoğunlukta bizler çıkıyorduk. Bilmeden bu gibi olayların içerisinde kendimi bulunca, Bir Türk olarak büyük utanç duymuştum. Türkiye’den izinden dönen bir vatandaşımız araba kazası yapınca, yardımcı olmak istediğimde, kendimi olayın içerisinde bulmuştum. Kaza yapan Türk ile aynı sokakta oturuyor ve de aynı işte çalışıyorduk. Kaza haberi bana ulaştıktan sonra, kahvehanelerde tanıdığı, akrabaları olup olmadığını sorduğumda kimse sahip çıkmamıştı. Kimseleri olmadığı düşüncesiyle kaza yeri olan 80 km. uzaklıktaki Düren şehrine geldiğimde, Hasta haneye benden önce iki Türkün geldiğini ve arabanın nerede olduğu sorulduğunu işitince, bunlar kimler? Araba onları neden bu kadar ilgilendiriyordu? Bana komşusu bir bayan haber vermişti. Bunlar kaza haberini nereden almış olabilirler? Sorular çoğalıp gidiyordu. Adam komada, ailesi ağır, iki çocuğu hafif yaralı olarak Hasta hanede yatarken, bir diğerleri arabanın nerede olduğunun araştırmasını yapmaları, beni değişik düşünmelere götürüyordu.
Aradan daha üç gün geçmişti. Kazayı yapan adam ölmüştü. Sorun bir olarak görürken, ikileşmişti. Cenaze Türkiye’de Manisa’ya gönderilecekti. Ellerinde beş kuruş paraları yoktu. Cenazenin masraflarını Sendikadan ve iş yerinden alınacak ölüm yardımı parasıyla ödenmek üzere bir Alman “Cenaze kaldırım işleri yapan” firmasına, işlemleri tamamlaması işlerini verdim. Şimdi sorun ilkine gelmişti. Düren polisi arabayı ve içindeki eşyaları alabileceğimi telefonla bildirince, polislere “arabayı kontrol etmenizden sonra” teslim alabilirim dedim. Polisler o zaman biz sizi tekrar ararız dediler. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde Krefeld polisi telefon ederek, polis merkezine gelmem istenmişti. Polis merkezine gidince, önüme bir resim albümü koyup, “Buradaki resimlerden birini oralarda gördüysen gösterebilirimsiniz?” dediler. Resimlere baktıkça renk vermemeye çalışıyordum. Krefed’in sokaklarında gördüğüm simalardan kimler yoktu. Bu resimler içerisinde “Orada gördüğüm kişilerden ikisi de yok” dediğimde, polisler “Arabanın farlarının içerisine esrar torbaları” gizlenmiş olduğunu söyleyip, o adamı nereden tanıdığımı sordular. İş yerinden tanıyorum. Sendikacıda olmamdan dolayı vatandaşıma yardım etmek istemiştim, Fakat bu olayla karşılaşmam beni çok üzdü dedim.
Birinci jenerasyonun kahvehanelerde ve camilerde toplumdan kopuk yaşamlarını sürdürürken, Okula giden çocuklarından habersiz bir yaşam içerisindeydiler. Çocuklarının okul sorunlarında, Alman toplumu içerisinde uyum sağlaması yönünde bir girişime girmemeleri, ilk önce çocuklarının kendilerinden kopmalarına yol açarak, boşluğa itmişlerdi. Boşluğa itilen çocuklarda bir benlik arayışına girdiklerinden, anne ve babalarının karşılarına dikilmiş, onları kendilerinden gömemeye başlamışlardı. Almanya’da para kazanma kaprisleri, toplumun birbirinden kopmasına yol açmıştır. Daha geniş açıklamalar “Eğitim” adlı başlıkta
Şiddetin Fail ve Kurbanları Genç Türkler
Christian Pfeiffer / Peter Wetzels
4,7 6,9 7,0
5,7 9,4 7,1
10,9 7,5 7,3
12,1 11,4 10,7
10,5 9,6 9,1
10,6 8,6 5,7
8,1 8,4 6,9
Alman (göçmen olmayan)
Alman kökenli göçmen
Vatandaşlığa geçmiş
Yabancı Türk
Yabancı eski Yugoslavya
Yabancı Güney Avrupa
Diğer yabancılar
Yeni araştırmalar sonucunda ortaya çıkan bu makale FAZ gazetisinde 30.3.2000'de, sayfa 14, yayınlanmışdır. Türk ve alman lisanında yazılmıştır
Aşağı Saksonya Kriminoloji Enstitüsünde bu sorulara çeşitli yöntemlerle cevap bulmaya çalıştık. Örneğin, uyguladığımız yöntemlerden bir tanesi batı Alman ıslahevlerinde genç tutukluların etnik kökenlerini araştırmak oldu. Mayıs 1998 sonu, bu ıslahevlerinde bulunan genç Türklerin oranı % 15 idi. Bu oran, aynı yaş gurubundaki Türklerin genel nüfus İçerisindeki oranlarının neredeyse üç katı idi. Bütün diğer yabancılar için tutuklu oranı % 25, genel nüfus içerisindeki oranları ise % 12 idi. Eski SSCB ülkelerinden Almanya'ya göçmüş olan Alman kökenli gençlerin de tutuklu oranı % 10 civarında, yani yine genel nüfus içindeki oranlarının yaklaşık iki katı idi. Genç Almanlar ise Mayıs 1998'de tutuklu gençlerin yarısını oluşturuyordu, halbuki aynı yaş gurubundaki genel nüfus içerisindeki oranları % 78 idi. Bu durum acaba göçmenlerin ve özellikle de genç Türklerin Almanlardan daha fazlamı suça eğilimli oldukları anlamına gelmekte? Tabii ki böylesine bir çıkarsamaya malum itirazlar gelecektir. Örneğin genç göçmenler, aynı yaştaki Almanlara oranla çok daha sık olarak marjinal toplum kesimlerinde büyümektedir. Yani burada bir anlamda elmalarla armutlar birbirine karıştırılmaktadır. Ayrıca şu tez de savunulabilir: bir suç eylemine maruz kalmış Almanlar, yabancı bir suçluyu Alman bir suçludan çok daha çabuk ihbar etmektedir, çünkü sık, sık var olan iletişim sorunları ve önyargılar, ihtilafın dostane bir çözüme gidilerek çözülmesini güçleştirmektedir. Ve nihayet, aynı suçları işleyen genç yabancıların, genç Almanlara oranla adalet tarafından daha ağır cezalandırıldıklarına dair belirtiler vardır.
Yukarıda belirtilen ilk iki savı aydınlatabilmek için polisçe bilinmeyen, karanlıkta kalan suç eylemlerini de analizimize katmak zorundayız. Bunu gerçekleştirebilmek için 1998 yılında 9 Alman kentinde yaklaşık 16 000 gence, gerek fail, gerekse mağdur olarak bir suç eylemine bulaşıp bulaşmadıklarını ve bu deneyimi nasıl yaşadıklarını sorduk. Önemli bir soru gurubu gençlerin kendi işledikleri suçlar etrafında şekilleniyordu. Son 12 ay içerisinde başka birisini gasp, şantaj, dövme veya silahla tehdit etme eylemlerine maruz bırakıp bırakmadıklarını, bıraktılarsa kaç defa bıraktıklarını sorduk. Bu konuda en düşük orana % 18,6 ile genç Almanlar, en yüksek orana ise % 34,2 ile genç Türkler arasında rastladık. İkinci sırada ise % 29,2'lik bir suç işleme oranıyla Eski Yugoslavya kökenli kız ve erkek öğrenciler geliyordu. Bu fark, gençler tarafından anlatılan şiddet eylemlerinin toplam sayısı dikkate alındığında daha da artmakta. Kendi belirttikleri sayılara göre 100 Türk genci başına düşen şiddet eylemi sayısı, aynı yaştaki Alman gençlerine denk düşen eylem sayısının neredeyse üç katı. Eski Yugoslavya kökenli gençlerde ise yaklaşık 2,5 katı. Bunun bir açıklaması da genç Türk ve Yugoslavların, kendi ifadelerine göre, çok sık olarak beraberce suç işleyen guruplara mensup olmaları
İkinci jenerasyonda yavaşta olsa sesini duyurmaya başlaması, Almanya yaşamını çok daha değişik boyutlara yönlendiriyordu. Gençler baba ve anneleri gibi yalınız Almanların verdiği veya yönlendirdiği işlerde çalışmayıp, kendiişlerini açma çabası içerisine girmişti. İşte burada benim rahatsızlığım başlıyordu. Bir iş yeri açan Türk, yine bir Almana el açıyordu. Oturma hakkı almış olsa dahi, AB dışından gelen işçilere serbest çalışma müsaadesi verilmiyordu. Beni rahatsız eden bu ayrıcalıktı. Almanya’da siyaset yapmaya çalışan bir kişi olarak, sosyal demokratların yönettiği bir ülkede bu ayrımcılığın gerekçesini anlamış değildim. Bu sorunun ortadan kaldırılması için sekiz ay gibi “08-11-1983 – 18-06-1984”uzun bir çalışma yaparak, NRW İçişleri Bakanlığı tarafından AB Ülkeleri dışından gelen yabancıları içine alan, serbest çalışabilme müsaadesini içeren kararnameyi Eyalet Milletvekilleriyle yapılan ortak çalışmalarla çıkarttıktan sonra, Türklerin yollarının üzerine konan taşlar kaldırılmış olunca, Almanya sınırları içerisinde ikinci bir Türk devletinin temeli atılıyordu. Yıl 1984 “Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin CSU Milletvekili Bay Evertz’in şahsıma 18-06-1984 tarihli mektubuyla” belgelenmiş oldu. Bu gelişmelerde siyasi çalışmalar içerisinde işlenecektir.
Bütün bu uğraşların odak merkezi, insanı tarif edebilme çabalarımdan oluşmaktadır. İnsanı genel anlamda “en gelişmiş canlı” olarak tanımlamama rağmen, açılımını “kafamda bir açılım olsa da” insanlara açamamanın ezikliğini yaşamaktayım. Ben nasıl bir insan olabilirim ki? Yaşadığım yaşamın son 41 senesini Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı, seçme ve seçilme hakkı elinden gasp edilmiş, altın yumurtlayan bir tavuk ve bol sütlü Hollanda ineği kispetine sokulmuş, insan topluluğundan dışlanmış, bir tanrı yaradığına dönüştürülmüş olduğumuzu görüyordum. Bizleri “Yüzme bilmeyen kişiler olarak” okyanusun ortasında, soğuk sulara atılmış, Can simitsiz, “haber verme adına” tel sizsiz, işaret lambasız ucu bucağı görülmeyen okyanusların ortasına atmış olduğumuzdan, metrelerce yüksekliğindeki hırcın dalgalardan etrafımızı görmemiz imkânsız oluyordu. Azgın dalgalardan kendisini kurtarabilen birinci nesil Almancılar, dönmekle, kalmanın arasında sıkışıp kalmıştı.
Almanya’da “insan olabilme” uğraşıları veren birey veya birçok “az katılımlı da olsa” kurum ve kuruluşlarda bir şeyler yama çabaları içerisindeyken, onlarda 80 ihtilalının yarattıkları sessizliklerin içerisinde yavaş, yavaş kaybolup kendi kabuklarına kapanmaya başlamaları sokaklar hüzünlere, sessizliklere bırakılmıştı.
ALMANLARA BAKIŞ
Dortmund Üniversitesinde okuyan bir yakınımı evinde yaptığım ziyarette, ev sahibesinin savaş anılarını anlatımı, dünyada işlenebilecek en büyük insanlık ayıbını oluşturuyordu. Ev sahibesi bayan içini çekerek anıları anlatırken, tekrar yaşar gibiydi. Gözleri dolu, dolu olmuştu. Bayan şükrediyordu. “İyi ki bizim bir tarlamız vardı. Tarladaki otları kaynatıp, çorba yerine kaynatıp, ekmeğimizi ıslatıyordu. Onu bulamayan çok kişiler vardı diyordu. Bir çok tanıdığım bayan çocuklarına bir şeyler sunabilmek adına, bir ekmek, bir kilo şeker için İngiliz, Fransız askerleriyle beraber olmak mecburunda kalıyorlardı” derken, kelimeler ağzından zorlukla dökülüyordu. Bayanın şekilden şekle girmesi, iri vücudunun küçülüşü, beni de aynı şekle sokuyordu. Benimde ağzımdan bir kelime çıkartacak güç kalmamıştı. Teselli edebilmek için sırtını sıvazlıyordum. Sımazlarken bayanın savaş anlarındaki yaşamlarını daha iyi anlar olmuştum. Savaş korkusunu yaşar gibi, titriyordu.
İkinci dünya savaşının yıkımlarını onarmaya çalışan Almanlar, bir yönden şanslılardı. Yıkılmış veya Fransızların, İngilizlerin sökerek götürdükleri fabrikaların yerine “Amerikan Marş el yardımını bilinçli kullanarak” yenilerini, daha modern fabrikalar yaparak, çökmüş olan ekonomisini ayağa kaldırma uğraşısı içerisindeydi. İşte bunun için iş gücüne ihtiyacı zaruri hale gelmiş, Türlerde bu ihtiyacı dolduracaktı. Almanya tarihinde bu yabancı göçü ilk değildi. 1930’lar da Polonyalılar, 1950’lerde İtalyanlar bu göç akını içerisinde yerlerini almışlardı. Bu üçüncü göç dalgalanmasını yaşayan Almanlar, gelenleri yalınız iş gücü olarak görüyor, onlarında kendileri gibi insan olduklarını kabullenemiyorlardı. Diğer ülkelerden gelen yabancıları kendilerinden, yalınız Türkleri yabancı iş gücü olarak ön plana itiyorlardı. Türklerin esmer tenli, siyah saçlı olmalarından kara baş “schwarz Kopft” ismini takmışlardı. Bu kelimenin Türkiye’de insanlar dışı bir başka anlamı olduğundan, Almanlara karşı bakışımızı ters yönde etkiliyor, Almanlarla bütünleşip, kaynaşmamıza bir set çekip, Kendi içimize kapanıyorduk. Almanlar, Türkleri yalınız iş yerlerinde ve birahanelerde sevilen, sayılan insan sınıfına katılıyordu. İş yerlerinde bir Alman arkadaş “kollege” dediğinde, onun yapamadığı, yapmak istemediği işleri yapmamız, bizleri iş yerlerinde sevmelerinin nedeni oluyordu. Onlar zorlanmıyor, onlar kirlenmiyor, yine onlar tehlike altında çalışma mecburiyetinde kalmıyorlardı. Türkler bu işleri yapmak için getirilmemişimiydi? Birahanelerde de, iş yerlerindeki yaşamdan faklı bir yönü yoktu. Buralarda da Türkler sevilir ve sayılırlardı. Bizler Alman değildik ki, nereden “Alman usulü” yaşamı bilecektik. Biz Türkler misafir sever bir milletiz. Konuklarımız yabancı olursa, ikram yapmakta kimse bizleri tutamaz. Bu yabancı konuklar birde yabancı hanım olunca para keseleri açıldıkça açılırdı. İkinci dünya savaşında eşlerini kaybeden hanımların, savaş da ve savaş sonrası yaşam zorluklarını unutabilmek, bundan sonraki yaşamlarını sürdürebilmek için, kendilerini birahanede bulan hanımlarla dolu olması, Türklerin birahanelere koşmasının nedenlerini oluşturuyordu. Masasına gelen bir bayana bira ikram etmek, en büyük bir onurdu. Dil de bilmemelik sorun yaratmıyordu. Garson’dan bir bira istemeyi biliyorduk ya, o da bize yetiyordu. Alman hanımlarda gününü, kafasını doldurmuş olarak hayatından memnun bir şekilde evinin yolunu tutarken, bizlerden birilerde, bugün olmadı. Bu günün yarını da var diyerek yurdun yolu adımlanıyordu. Otobüslerde yanımızdaki boş koltuklara “yalınız oturma mecburiyeti olan yaşlı Almanlar” otururdu. Olarda temas etmemeye çalışırlardı. Karabaş kelimesinin Türkçe sini biliyorlar mıydı da, onun için bu davranışlarda bulunuyorlardı? Yoksa bu davranışların yapılmasının sorumluları bizler miydik? Yaşamlarımız, davranışlarımız bir Avrupa ülkesi vatandaşına ters mi düşüyordu? Bizler mi Avrupalılara uyamıyorduk? Ne kadar uyum için uğraş veriyorduk? Bizlere Avrupa yaşamını öğretmemişler miydi? Kimler öğretecekti? Yeterli öğretim sistemi ülkemizde oluşturulmuşumuydu? Köy enstitüleri kapatıldıktan sonra, hangi zihniyet, ne amaçlı eğitim verdiriyordu?

KARANLIKLARIN GÜNEŞİ YeNiCeOBaa.cOm
Resimler Sadece üyeler içindir!
* Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
* Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
* Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
* Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
* Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
* Hoşgörürlükte deniz gibi ol
* Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol (Hz.Mevlana)